Kayıtlar

Ölüler ve Anılar

 Bir insanın ölümü, onun anılarımızda yaşamasını sağlıyor. Peki ya biz ölünce? Gidenlerin birçoğunu son kez gördüğümü dahi bilmiyordum. Her zamanki gibi vedalaştım onlarla. Hatta bazılarıyla vedalaşmadım; veya keşke vedalaşmasaydım dedirtecek daha kötüleri... Onlar gittiğinden beri, içinde birden fazla kahramanı olan anılar zaman zaman yeniden gündeme geliyor; özellikle ortak tanıyanlarla bir araya gelince. Herkesin içinde bir burukluk olsa bile bu anlatılar yüzlerde hep bir gülümseme bırakıyor. Ölümü hatırlamanın hüznü ile onu gündelik hayatın içinde her seferinde unutmanın verdiği o insani rahatlık birbirine karışıyor. Öte yandan, bazı anılar var ki sadece bir zamanlar hayatta olan biriyle benim aramda. Ben anlatmadığım sürece sadece benim kadar yaşayacak olan hatıralar... İyisiyle kötüsüyle tamamen bana bağlılar. Belki birileri duysa, gidenlere dair görüşlerini kökten değiştirecek türden hikâyeler... Geçenlerde bir not düşmüşüm kenara: "İki ölü insanın anısı, yaşayanlara kalır....

Mahcubiyet Müzesi

Kapıyı kilitleyip yağmurdan sırılsıklam olmuş paltosunu astı. Aynaya bakıp eliyle saçlarını taradı, üst kata yöneldi. Basamakları çıkarken cebini yoklamak aklına geldi; boş olduğunu fark edince koşarak aşağı indi. Paltonun cebindeydi. Akşam yemeğini yediği restorandan yürüttüğü bir mendil. Tabii o yemekte yalnız değildi; ikincisi olmayacak, başarısız bir ilk görüşme yaşanmıştı. Diğerlerinin yanına koymak için, üzerinde restoranın logosu olan o mendili çıkarken cebine atıvermişti. Mendile tekrar baktı. "Önce kuruması gerekecek," diye düşündü. Yıllar içinde eşyalar arttıkça çalışma masasını salona indirmiş, üst katın tamamını onlara ayırmıştı. Zaten gelen gideni de pek yoktu. O ünlü yazarın kitabını okuduğunda karar vermişti yıllarca birikenleri daha düzenli saklamaya: Hayatında utanç duyduğu her andan bir parça... Düğününde taktığı papyon, Mehmet Hoca ona bağırırken üstünde olan okul önlüğü, üniversitede yağmurun altında beklerken elinde kalan kurumuş çiçek buketi... Eski anı...

Küller, Tozlar ve Bir Vazo

Aynı şeylerden yorulmuş bir adam, bir gün aynı olmayan bir kadını sevdi. ​Öyle sevdi ki; sonra bir ülkeyi, bir milleti, hatta bambaşka bir dini sevdi. Öyle sevdi ki, sevdiği herkes de onu sevdi. Çok. ​İki şey istedi hayatta. Biri, ikiden fazla kişi olmaktı. Olmadı. Birçokları evladı oldu bunun yerine. Bir de sevdiği o ağacın altında yatmayı istedi. ​Olmadı. ​Geride sadece küller kaldığında; sevdiğiyle, içinde hiçbir çiçeğin bitmeyeceği o vazoda yine buluştular. ​Melekler şahit. İnanmazsanız onlara sorun.

Bir Otobüs Yolculuğu

Yeni dinmiş yağmurun ardından uçaktan iniyorum. Rotam çoktan belli, buradan sonra ne yapacağımı adım adım biliyorum. Durağa ilk gelen ben değilim. Birkaç kişi daha geldikten sonra kel bir adam bize doğru geliyor. Rus aksanını andıran ama daha yumuşak bir tonda konuşuyor: "Don't wait for the bus, I have a minivan. Same price." En iyi ihtimalle korsan taksi olan bu adamın davetine icabet etmek bir yana, kimse cevap bile vermiyor. Adam bu sefer biraz daha yaklaşıyor. Sıranın başındaki kadından istediği cevabı alamayınca bozulmuş olacak ki tekrar uzaklaşırken bağırıyor: "Bus is not free you idiot! Idiots waiting for the bus." Telefonunu çıkarıp görüntülü konuştuğu kişiye biraz bizden bahsediyor. Ses tonundan, "çetnik" kelimesinden ve her gittiğim ülkede ilk öğrendiğim o önemli sözcüklerden ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyorum. Gruptaki başı örtülü bir kadın, konuşmak için sıranın başındakine doğru gidince adam tekrar geliyor: "Don't talk to h...

Boş Bank

​"Uyuyakalmışım." Mesajı görünce kızmaktansa rahat etti sanki. Bir durak sonra indi otobüsten. Güneş kızarmaktaydı. ​Biraz yürüdü. Ateş topu bulutların ardında kaybolduğunda boş bir bank buldu. Herkesin ortasında ama sakin. Yürürken zihninde akan sesler, oturunca duruverdi. Sadece deniz kokusu, tekrar bulutlardan sıyrılan güneş ve kulaklığında tıngırdayan gitar vardı. ​İnsanlar, köpekler, kuşlar geçti. O sabitti. Görüyor ama düşünmüyordu. Telefonu titrediğinde kırmızılığın çoktan geçtiğini fark etti. ​"Gelmedin mi? Rezervasyonumuz iptal olmuş." ​"Uyumuşum. Şimdi kendime geldim." dedi. Aslında pek de yalan söylemiyordu. "Sonra konuşalım," deyip telefonu kapadı. Artık konuşulması gerekenleri çoktan biliyordu.

Tekerleme

Gece gelen telefon onu bir kalp çarpıntısıyla uyandırdı. Kendine gelip açana kadar telefon kapandı. Saate baktı. Tahmin ettiği kadar geç değildi. Uykuya yeni dalmıştı. ​Bir nefes aldı. Aramaya geri döndü. Duyduğu haber karşısında içinde sanki hiçbir şey olmadı. Sakince telefonu kapattı. Bir bardak su içti. Sakinliğine yakışmayacak bir süre uyuyamadı. Mırıl mırıl aynı tekerlemeyi tekrarlıyordu: ​ Kuzu kuzu me Bin tepeme Hadi gidelim Hacı dedeme

Sibirya

eller, benden uzakta, Sibirya'da diyor Dino o kadar değil, çok daha uzakta bilmiyor, soğuk gecelerde onları kimin ısıttığını ben biliyorum