Bir Otobüs Yolculuğu
Yeni dinmiş yağmurun ardından uçaktan iniyorum. Rotam çoktan belli, buradan sonra ne yapacağımı adım adım biliyorum. Durağa ilk gelen ben değilim. Birkaç kişi daha geldikten sonra kel bir adam bize doğru geliyor. Rus aksanını andıran ama daha yumuşak bir tonda konuşuyor: "Don't wait for the bus, I have a minivan. Same price." En iyi ihtimalle korsan taksi olan bu adamın davetine icabet etmek bir yana, kimse cevap bile vermiyor. Adam bu sefer biraz daha yaklaşıyor. Sıranın başındaki kadından istediği cevabı alamayınca bozulmuş olacak ki tekrar uzaklaşırken bağırıyor: "Bus is not free you idiot! Idiots waiting for the bus." Telefonunu çıkarıp görüntülü konuştuğu kişiye biraz bizden bahsediyor. Ses tonundan, "çetnik" kelimesinden ve her gittiğim ülkede ilk öğrendiğim o önemli sözcüklerden ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyorum.
Gruptaki başı örtülü bir kadın, konuşmak için sıranın başındakine doğru gidince adam tekrar geliyor: "Don't talk to her sister. Türksün? Beş yuro, beş, taksi..." Kadın hiç muhatap olmuyor. Türk olmadığı için adamın sıraladığı kelimeleri de pek anlamıyor. Kadınlar kendi aralarında başka bir dilde konuşuyorlar. Bu şehir, Avrupa'nın Kudüs'ü denmeyi sanırım gerçekten hak ediyor.
Sonraki günlerde bazı insanları, hatta beni çarpmaya çalışan yankesiciyi bile tekrar tekrar görsem de, her biri başka duraklarda inen o yolculara bir daha rastlamıyorum. İlk günkü otobüs deneyimi tatlı gelmiş olacak ki, bir sonraki rotamda da tren yerine tercihimi otobüsten yana kullanıyorum. Tren saatlerinin uyku saatlerimle çakışması gibi daha gerçekçi olan nedeni de göz ardı ediyorum.
Otobüs terminalinde daha büyük bir grubun parçası oluyorum. Bu grup, herkesin kendi içinde de gruplaşabileceği kadar büyük. Kimse kendi dilini bir başkasının da anlıyor olabileceğini düşünmüyor ya da umursamıyor; sohbetler otobüs boyunca yapılıyor. Herkes kendi dilinde konuşuyor. Ara ara kulağım tanıdık kelimelere takılıyor. Bir sohbetin gayriresmi parçası olmuşken, koltuklarını arayan bir çifte gözüm takılıyor. Kadının ağzından ortamın ruhuna uygun, çaresiz bir ifade dökülüyor: "Sıra number?"
"Numaraya bakmıyorlar, boş bulduğunuz yere oturun isterseniz," diyorum. Kadın şaşırarak "Türksünüz," diyor, teşekkür edip otobüsün arkasına doğru ilerliyorlar. Onları bir daha, inerken bile görmüyorum.
Eski otobüsün rahatlığı ve temizliği beni şaşırtıyor. Kadın şoförümüz, uzun zamandır görmediğim düz vites otobüsümüze sonunda gaz veriyor. Geldiğimden beri kadınların her alanda ne kadar yaygın çalıştığını fark ediyorum; sonra bunu, çok da uzak olmayan bir geçmişte erkeklerini toplu halde kaybetmiş olmalarına bağlıyorum. Köylere girip çıktıkça koltuklar dolup boşalıyor. Şoförümüz her seferinde önce valizlerle, sonra biletlerle titizlikle ilgileniyor. Farklı köylerden binenler, hatta birbirine çok benzeyenler bile gözüme bambaşka görünüyor. Bunu da ülkenin biraz karışık yapısına yoruyorum. Belki de sadece öyle olması gerektiğini düşünüyorum. Bazı şeylerin hiç konuşulmadığını, bazen konuşmakla da bir şey olmadığını hatırlıyorum. Özür dilemek, affetmek, unutmak... Bunları içeren özlü bir söz aklıma gelir gibi oluyor, boş veriyorum.
Otobüste yıllarca orada burada duyduğum, bazılarını severek dinlediğim, bazılarının adını bile bilmediğim şarkılar çalıyor. Ortamdaki o ağır havadan dolayı bildiklerimi içimden mırıldanıyorum. Bazen elim ayağım ritim tutsa da ağzımı kontrol ediyorum. Sonra birden Halid'in sesini duyuyorum. Yarın 4 Mayıs... Tito'dan yıllar sonra onun da gittiğini hatırlıyorum. Tam o sırada arkalardan bir ses duyuyorum, bu sefer ben de eşlik ediyorum:
"Samo za tebe Beograđanko mala... Vraćam se majci u Bosnu"
(Sadece senin için küçük Belgradlım... Bosna'daki anneme dönüyorum)
Başka sesler de duyuyorum. Hepimiz şimdi aynı dilde konuşuyoruz. Ve otobüsümüz, nehir boyunca, zümrüt suların üzerinde gerdanlığına yeniden kavuşan o şehre doğru yoluna devam ediyor.
Yorumlar
Yorum Gönder