Bir Paket Şeker ve Bir Sigara

Köy kahvesine girip sorduğunda onu anlayan bir kişi çıktı. Garip bir şive ve iyi kötü birkaç kelimeyle müzik sesine doğru gitmesi gerektiğini söyledi. Bugün düğün varmış. Zaten aradığı herkes orada olacakmış.

​Yaklaştıkça bu kadar sesten kimse rahatsız olmuyor mu diye düşündü. Bahçe kapısından girdiğinde gördüğü kalabalık sorusuna cevap oldu. Rahatsız olabilecek kimse kalmamıştı; kahvedekiler hariç herkes zaten evin bahçesindeydi. Karşılama için dizilenlere doğru yürürken içinden düşündü: "Kız tarafı mı erkek tarafı mı?" Cevap yoktu. O yaklaştıkça kapıda dizilenler de belli belirsiz birbirine baktı. Sonunda en baştaki güleç yüzlü ama heyecanını çok belli eden adamdan yana kullandı tercihini. Kim olduğunu ve nereden geldiğini söyledi. Zaten dillerini bundan biraz fazlasını anlatmaya yetecek kadar biliyordu.

​Adam yıllar önce kaybettiği bir şeyi bulmuş kadar mutlu oldu. Hemen yanındakilere bir şeyler söyledi. Sarıldılar, öpüştüler. Hepsi bir şeyler söylüyor ama o anlamıyordu. Dizilenler bu sessizliği yüksek müziğe yordu. Hemen birine el ettiler, masanın başına oturtuldu. Önüne yemek, masasına hiç görmediği birçok insan yığıldı. Her biri kendini tanıttı; havadan sudan birkaç soru sordular, onlara cevap vermeyi başarmıştı.

​Bu koşturmaca devam ederken yanına kendi yaşlarında bir adam geldi. Sonunda limitlerinin dışına çıkmıştı. Cephanesinde bu durumlar için sakladığı o kurşunu sıktı: "Anlamıyorum." Adam şaşırdı. Söylediklerini kulağına eğilip tekrarladı. Bu sefer daha açıklayıcı bir cevap vermesi gerekiyordu: "Dilimizi bu kadar biliyorum ama İngilizce, Almanca biraz da Fransızca konuşabiliyorum. Sen?" Derin bir nefesin üstüne tanıdık bir ifade gördü: "Of course." Adam hemen yanına birini çağırdı. Bu gelen biraz önce tanıştıklarından biriydi. İsviçre'de yaşayan ve Almanca bilen bir çevirmeni vardı artık.

​Çevirmene ilk önce doyduğunu ve artık yemek yiyemeyeceğini söyledi. Ardından düğün hediyesini kime verebileceğini sordu. Bunu kabul edemeyeceklerini, zaten uzun yoldan geldiği için fazlasıyla büyük bir hediye vermiş olduğunu söylediler. Annesini temsilen getirdiği hediyeyi vermekte ısrar etti; düğünden kahveye gelene kadar haberi olmadığını kimse öğrenmeyecekti. Bunun üzerine uzun bir tanışma faslı başladı. Kapıda yaşadığı kararsızlığın boşuna olduğunu öğrendi çünkü bugün erkek tarafının eğlencesi vardı. Kendisini karşılayan güler yüzlü adamın damadın babası, annesinin de kuzeni olduğunu öğrendi. Koşturmacada yanakları al al olmuş o delikanlının da damadın kendisi olduğunu öğrendi; halbuki onu bütün organizasyonu çekip çeviren damadın kardeşi sanmıştı.

​Çevirmeni diğer kuzenin büyük oğluydu; küçük kardeşini de bu hızlandırılmış tur sırasında tanıttı. Tanışma faslı bitince birkaç gençle toplanıp kahveye gittiler. "Macchiato mu espresso mu?" Yaşlı kahvecinin önündeki kahve makinesini görene kadar kendisiyle dalga geçildiğini sandı. "Espresso." Kahvesi gelene kadar onun için şekeri atıldı, karıştırıldı ve bir sigarayla beraber önüne kondu. Sigarayı teşekkür edip geri uzattı. Ardı ardına yaşanan bu sekansın hiçbir noktası beklediği gibi ilerlememişti.

​Masada farklı dillerde konuştuğu birkaç genç vardı. Damat hariç hepsi yurt dışında yaşıyordu. Bir dil hariç hepsinde anlaşabiliyorlardı: Kendi dilleri. İkisinin kendi arasında konuştuklarından birkaç kelime anlayabildi: "Hiç mi bilmiyormuş?" "Hiç." Onlara bakarak gülümsedi, sağ elinin baş ve işaret parmaklarını birbirine yaklaştırdı. "Biraz" demeyi bilmiyordu. Bunun üzerine önüne bir kahve daha geldi. Artık konuşmadan kahve ısmarlamayı da öğrenmişti. Eve dönerlerken iki tepsiye kahve doldurdular, beraber kahve servisi yapıldı. Otele dönmek istese de buna izin vermediler. İki gün daha orada kalması lazımdı; düğüne kadar.

​Sonraki günler de bundan pek farklı geçmedi. Ev, kahve, mahalledeki farklı evler, dükkanlar... Arkada sürekli yüksek bir müzik, yorulmadan aynı oyunu oynayan bir bahçe dolusu insan. Bu koşturmaca gelin ve damat birbirine kavuşana kadar devam etti. Bu kavuşmadan sonra ona kalan vedalaşacak ve havalimanına kadar gidebileceği bir vakitti. İlk vedalaştığı yaşlıca kadın eline bir şey sıkıştırdı. Çevirmeni, oraya kadar geldiği için insanların hediye veya para vereceğini ve bunu kabul etmesi gerektiğini söyledi. Oysa eli boş gelmişti. Veda faslı devam ettikçe daha da yavaşladığını hissetti. Her bir vedada cümleler daha da uzuyor, sarılmalar daha sıkılaşıyor, içindeki bir şey biraz daha ağırlaşıyordu. Pahalı ama çirkin giyinen o adamla da sarıldığında geriye kimse kalmamıştı. Kalan vakitse ucu ucuna yetecek kadardı.

​Havalimanına bırakması için çevirmeninin arabasına binmeden önce o güleç yüzlü adam gelip bir şeyler söyledi. Arada "uçak" ve "vakit" kelimelerini anlayabilmişti. Saatine baktı, kafa salladı. Adam arabaya yönelince bir an panik oldu, o kadar vakti yoktu. Neyse ki adam da bunu fark edip "yakın" anlamına gelen kelimeyi söyledi. Bu sefer macchiato söyledi, bir paket şekeri bardağa döküp güzelce karıştırdı. Adamın uzattığı sigarayı yaktı; uzun zaman olmuştu. Hiç konuşmadılar, çevirmen evde kalmıştı. Karşılıklı konuşmak istedikleri şeyleri düşündüler. Çevirmenin arabasına bindiğinde tek bir kelime etmedi. Radyoda tanıdık bir müzik farklı sözlerle çalıyordu. Yetişmek için arabadan apar topar inerken geri dönüp çevirmenine seslendi:
​— Seneye!

Yorumlar