Mahcubiyet Müzesi

Kapıyı kilitleyip yağmurdan sırılsıklam olmuş paltosunu astı. Aynaya bakıp eliyle saçlarını taradı, üst kata yöneldi. Basamakları çıkarken cebini yoklamak aklına geldi; boş olduğunu fark edince koşarak aşağı indi.

Paltonun cebindeydi. Akşam yemeğini yediği restorandan yürüttüğü bir mendil. Tabii o yemekte yalnız değildi; ikincisi olmayacak, başarısız bir ilk görüşme yaşanmıştı. Diğerlerinin yanına koymak için, üzerinde restoranın logosu olan o mendili çıkarken cebine atıvermişti.

Mendile tekrar baktı. "Önce kuruması gerekecek," diye düşündü.

Yıllar içinde eşyalar arttıkça çalışma masasını salona indirmiş, üst katın tamamını onlara ayırmıştı. Zaten gelen gideni de pek yoktu. O ünlü yazarın kitabını okuduğunda karar vermişti yıllarca birikenleri daha düzenli saklamaya: Hayatında utanç duyduğu her andan bir parça... Düğününde taktığı papyon, Mehmet Hoca ona bağırırken üstünde olan okul önlüğü, üniversitede yağmurun altında beklerken elinde kalan kurumuş çiçek buketi...

Eski anıların hepsi fiziksel olarak yoktu elbette; ama bulabildiklerini sandıklardan, hurçlardan, tavan arasından çıkarmıştı. Bulamadıkları içinse küçük not kâğıtları kullanıyordu: “Bu not kâğıdı, Nilüfer'le yediğimiz son yemekteki tatlı kaşığını temsilen koleksiyonumuzda bulunmaktadır.”

Bir gün eşyalar tek bir vitrine sığmamaya başlayınca müstakil bir eve geçmişti. Artık yer azaldığı için eskisine göre daha küçük şeyler çalmaya ya da toplamaya çalışıyordu. Zamanla hissi geçen, artık göğsünü sıkıştırmayan ya da unuttuğu eşyaları ise azat eder gibi çöpe atıyordu. Bir anının utancı bittiğinde, eşyanın da o evdeki hükmü bitiyordu.

Dört başı mamur bir çeyiz düzecek kadar çatal bıçak birikmişti ama hepsi birbirinden farklıydı. Tabii her restoran bu çalma huyunu hoş karşılamıyor, bazen masada çıkan rezillik o mekândaki son yemeği oluyordu. Bu yüzden evine yakın yerlerde kimseyle buluşmaz, iletişime girmezdi. Utanılacak şeyin ne zaman ve nasıl gerçekleşeceğini kimse bilemezdi.

Eski çalışma odasının kapısını açtı. Rafları şöyle bir gözden geçirdikten sonra yeni parçaya uygun bir yer beğendi. Kapıyı kapatırken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi:

"Burası da benim mahcubiyet müzem."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sen Benim Kim Olduğumu Biliyor Musun?

Son Taşıma

Bir Otobüs Yolculuğu