Kayıtlar

Bir Yılbaşı Hikayesi

Sabah erkenden uyandı. Akşam çocuklar gelecekti. Eşiyle birlikte bütün günü hazırlıklarla geçirecekti. Alışverişi zaten önceden yapmıştı. Çocuklarını, hele torunlarını çok özlemişti. Uzun süredir görüşememişlerdi. Bir küçük ağaç almıştı. Ufak olan çok meraklı diye. Üstünkörü süslemişti, o işlerden pek anlamazdı. Bu sene biraz daha sakindi her yer, o da anlamadı. Halbuki komşularında heyecan bir hafta, belki daha da önceden başlardı. Üstünü sıkıca giydi. Konteynerin kapısını açtı. Soğuk havayı içine çekti.  Bulunabilenleri ziyaret etmek için mezarlığa doğru yola koyuldu.  

Taşıma İşi

  Hakan elini havaya kaldırıp üç işareti yaptı. Kahveci iç çekip olur anlamında başını salladı ve içeri girdi. Sıcak çaylar gelmeden Hakan bir sigara yaktı, paketi Melik ve Cemil’e uzattı. Cemil bir de kulak arkası aldı. Kahveci çayları getirdi; borcunu istemeyi bırakalı çok olmuştu. Saçı başı dağılmış, gözlerinin altı şiş bir genç adam kahvenin önüne geldi. Sıcak çayları yeni gelmiş bu masaya gözünü dikti. “Abi bana yardım eder misiniz?” dedi. Büyük ihtimalle hepsinden, Melik’ten de büyük olan bu adamın “abi” demesi Hakan’ı mutlu etti. “Buyur kardeşim,” dedi Hakan. “Abi bir duruma düştük. Babamla üç adama ihtiyacımız var. Siz yardımcı olur musunuz?” Cemil sigarasını yakarken dumanı üfledi: “Neye lazım üç adam, birader?” “Çok bir iş yok abi. Bir taşıma işi var. Arka sokaktayız. Biraz bekleteceğim sizi. Sonra taşımaya yardım ederseniz sizden başka bir isteğim yok.” Hakan düşündü. “Oradan hamal gibi mi duruyoruz?” “Estağfurullah abi. Biraz acil bir konu. Kahvede ilk sizi gördüm, sizd...

Kaybetme Korkusu

 Mezarlıktan çıktığında kaybetme korkusu tamamen geçmişti.

Ayın Vurduğu Yer

Geceye doğru yatağında doğruldu. Kaç saattir orada yattığını bilmiyordu. Tabak gibi penceresinde beliren ay ışığı odasını aydınlatıyordu. Zaten başka bir şeyin dikkatini çekmesi de pek mümkün değildi. Yatağına oturup saate baktı. Hâlâ çok geç değildi. Havada tek bir bulut yoktu. Çok uğraşmadı. Üzerine paltosunu giydi. Saçını basitçe topladı. Aya doğru yürüdü.  Ya da ayın yere vurduğu yere. Hava soğuk değildi ama pek kimse de yoktu. Bütün enerjisi daha yataktan çıkarken bitmişti. Sahile gelene kadar sıfırı tüketmişti. İlk gördüğü banka oturdu. “Karaoke mikrofonları hâlâ bitmedi mi?” diye düşündü. Esmer adam, rahmetli sanatçıyı mezarında birkaç tur döndürüyordu. Şarkının sahibini zaten pek sevmezdi. O yüzden buna çok da üzülmedi. Bir şarkı daha. Sonra bir şarkı daha... Sesten uzak bir yer arayamayacak kadar yorgundu. Ayağa kalkarsa bu, geri dönmek için olurdu. Sabrının sonu gelip de ayağa kalktığında sesler değişti. Sözler değişti. Bir hatıranın arka planını duymaya başlamıştı şimdi....

Özlemler Mezarda Bitiyor

Sabah uyandığında, son gördüğün rüyanın görüntüsü hâlâ zihnindeydi.   Ne kadar oldu görüşmeyeli?   Saatine kadar bilsen de, sayılamayacak kadar uzun. Sesi, bir iki şakalı sözü kaldı aklında.   Rüyanda gördüğün de bundan fazlası değildi.   Yeni bir şey yok.   Belki gerçekten oldukça uzak, aklında kalan. Dışarıda yağmur sesi.   Yürüyüşün tadını kaçıracak kadar sert.   Ama uyku mahmurluğunu silip atacak kadar güçlü.   Kimler kaldı geride? Gitmek zorundalar mıydı?   Sen gitmesen olur muydu?   Şimdi bir önemi yok.   Pişmanlıkla yapılan her şey gibi, gerçeğin replikası.   Ne yapacağını bilemeyecek bir özlem değil ama ara sıra aklında hepsi. Ömür geçiyor.   Özlediklerin, geride kalanlar hep seninle.   Bundan kaçmaya çalışmak, güzel olan her bir hatıraya haksızlık.   Zaten mümkün de değil.   Özlemler mezarda bitiyor.

Parçalanmış Hissettiğinde

Gezip dolaşmak istersek dünya yeterince büyük. Öte yandan, gezip dolaşmak için dünya çok büyük. Ömrümüzü harcasak bile göremediğimiz, bilemediğimiz çok şey geride kalacak. Bir sahil gibi—yaklaştıkça büyüyen dünya—sonlu görünse de, merceğimizi değiştirdiğimiz ölçüde sonsuz. Buna karşın, hayatımız yeterince şanslıysak, bilmediğimiz bir noktada tükeniverecek bir kaynak. Sonlu bir kaynağı sonsuz bir işe harcamak akıl işi gibi görünmüyor. Mesele gidilen ülkelerin çetelesini tutmak değil. Ülkelerin sayısı arttıkça şehir şehir yanlarına tik atmak, fotoğrafları gruplamak, anıları arşivlemek de değil. Gittiğimiz her yerde bizden olan, fark edilmemizi bekleyen bir parça var. Bu parçanın ne olduğunu bulmak yine bize düşüyor. Yine de bir yolculuğun amacı eksik bir şeyi bulmak olmamalı. Eksik olanı tamamlamak için yapılan her yolculuk, resimde yeni boşluklar bırakarak tamamlanacak. Daha fazla yere gittikçe hem oraya hem kendimize daha yabancı hissedeceğiz. Boşlukları doldurmak bir görev haline geld...

Vedalardan Korkmayın

Hayatın içinde, fark etmeden ne çok insanla kesişiyoruz. Mahalledeki fırıncı, otoparktaki görevli, apartmanın güvenliği, iş arkadaşları, dostlar, sevgililer... Birçoğu için—özellikle başta saydıklarım için—düşüncemiz, yokluklarının hayatımızı çok da etkilemeyeceği yönünde. Ekmek güzel olduğu sürece fırıncının bir önemi yok. Park yeri bulabildikten sonra parayı kime verdiğimizin bir önemi yok. İşimi değiştirdiğimde yeni iş arkadaşlarım olurken, öncekilerin en yakınını bile bir gün hiç görmeyeceğim. Dostlar, ne kadar yakın olsalar da seninle mezara gelemezler. Ama bir sabah kalkıp fırının kapalı olduğunu gördüğümüzde ne hissederiz? O ekmek bir yerden yine alınır. Peki dün ekmek alırken fırıncıyı son kez gördüğümüzün farkında mıydık? Duvardaki o yanlış yazılmış tabelaya son kez gülümsediğimizi hiç düşünmedik. Üzerinde “Afiyet olsun” yazan o kağıda sarılı ekmek, elimizi bir daha öyle yakmadı. Belki bir gün bambaşka bir yerden aldığımız ekmeği kağıda saran o fırıncıyı gördüğümüzde, zihnimiz...